Blog Listem

25 Mayıs 2012 Cuma

Hz. Mevlana Sözleri

Hz. Mevlana Sözleri

Ey oğul, herkesin ölümü kendi rengindendir. Düşmana düşmandır, dosta dost!
Ayna Türk’e nazaran güzel bir renktedir. Zenciye nazaran o da zencidir.
Ey can, aklını başına devşir. Ölümden korkup kaçarsın ya; doğrusu sen, kendinden korkmaktasın.
Gördüğün, ölümün yüzü değil, kendi çirkin yüzün. Canın bir ağaca benzer; ölüm onun yaprağıdır.
İyiyse de senden yetişmiş, yeşermiştir; kötüyse de. Hoş nahoş.. gönlüne gelen her şey senden, senin varlığından gelir.
Mevlana’nın Şiirleri:
“Duy şikayet etmede her an bu Ney,
Anlatır hep bu ayrılıklardan bu Ney.

Der ki; feryadım kamışlıktan gelir,
Duysa her kim, gözlerinden kan gelir.
Ayrılıktan parçalanmış bir yürek,
İsterim ben, derdimi dökmem gerek.
Şayet aslından biraz ayrılsa can,
Öyle bekler, vuslata ersin zaman.
Ağladım her yerde, hep ah eyledim,
Gördüğüm her kul için, dostum dedim.
Herkesin zannında dost oldum ama;
Kimse talip olmadı esrarıma.
Hiç değil feryadıma sırrım uzak,
Gözde lakin yok ışık, duymaz kulak.
Aşikardır can-beden, gör insanı,
Yok izin, görmez fakat insan, canı.
Ney sesi tekmil hava; oldu ateş,
Hem yok olsun, kimde yoksa bu ateş!
Ateş ateş olmuş, dökülmüştür Ney’e,
Cebesi aşkın karışmıştır mey’e.
Yardan ayrı dostu Ney dost kıldı hem,
Perdesinden perdemiz yırtıldı hem.
Kanlı yoldan Ney sunar hep arzuhal,
Hem verir Mecun’un aşkından misal.
Ney zehir, hem panzehir; ah nerde var,
Böyle bir dost, böyle bir özlemli yar?
Sırrı bu aklın, bilinmez akl ile,
Tek kulaktır müşteri, ancak dile.
Sırf keder, gam; gitti kaç gün kaç gece,
Geçti yanışlarla günler, öylece.
Geçse günler, korku yok, her şey masal;
Ey temizlik örneği, sen gitme kal!
Kandı her şey, tek balık kanmaz sudan,
Anlamaz olgun adamdan bil ki, ham,
Söz uzar, kesmek gerektir vesselam!”

23 Mayıs 2012 Çarşamba

IMG-20120523-00063.jpg

Bu e-posta, Turkcell BlackBerry ile gönderilmiştir.

IMG-20120523-00044.jpg

Bu e-posta, Turkcell BlackBerry ile gönderilmiştir.

Galata Bridge-20120523-00044.jpg

Bu e-posta, Turkcell BlackBerry ile gönderilmiştir.

The Film

THE FİLM
Ankara'daki ABD Elçiliği'nin bahçesindeki koltuklarda seçkin misafirler oturuyor, Celal Bayar, Adnan Menderes, bakanlar, ellerinde kadehler, ışıklar kapatılmış, film seyrediyorlar.
Başrolde…
Cumhurbaşkanımız.
Eisenhower çağırmış, Celal Bayar da, İngiltere'den yola çıkan Mauritania gemisine binerek, anca dört günde ABD'ye varmıştı. Ike lakabıyla tanınan general başkan, Beyaz Saray'da yemek yedirmiş, "Türk milletinin istikbalini alakayla takip etmemiz gerekiyor" demiş, sonra da, "benim işim var, sen biraz dolaş" diyerek, altına özel uçağını vermiş, New York, San Francisco, Chicago, Los Angeles, Las Vegas, bir ay… 24 eyaleti gezdirmişti. Yüce Türk basını "Reisicumhurumuz el üstünde tutuldu, baştacı yapıldı" diye yazmış, reisicumhurumuz İstanbul ve Ankara'da davul zurnalarla karşılanmıştı. ABD'nin o zamanki Ankara Elçisi Avra Warren, bu seyahati siyah-beyaz kaydetmiş, bahçeye sinema perdesi kurmuş, alayını toplamış, ışıkları kapatmıştı.
"The film" böyle başladı.Çok sürükleyiciydi. NATO'ya girmiştik. İadei ziyaret itibariyle, coniler de bize girmişti.Türk milletinin istikbalini kalkındırmaya, inşa etmeye, İzmir'den başladılar. TOKİ apartmanı yapar gibi, betonarme, iskeleler diktiler. Ahali merak etti. Bunlar ne?
"Salça fabrikası kurucaz, domates kurutucaz" dediler. Ahali sevindi. 18 metre boyunda, boru gibi bi şeyler getirip, iskelelere oturttular. Ahali gene merak etti. Bunlar ne?
"Minare" dediler!Evet, minare dediler. Ahali gene sevindi. Gel gör ki, bekle bekle, ezan okunmuyor, kapıda kurt köpekli nöbetçiler var. "E hani minareydi?" deyince… "Bunlar İbrahim" cevabını aldılar! IRBM yazıyordu kısaca, intermediate range ballistic missile, orta menzilli balistik füze… Üstüne Türk bayrağı yapıştırdılar, IRBM canım, Ege şivesiyle irbaam, bildiğin İbrahim yani diye kakaladılar.Ahaliye "minare" derken… Asker-sivil iki bin vatandaşımızı NASA'nın Cape Canaveral uzay üssüne götürüp, eğittiler, İbrahim'le deneme atışı yaptırdılar. Bizimkiler gayet güzel fırlattı. "Aferin" dediler. Bizimkiler sevindi. Minare'yi döşeyen, kılıfına uydurmuştu halbuki… "Sizdeki İbrahim'lerin komutasını size vericez ama, fırlatma butonu bizde durcak" dediler.

* * *

Azzz sonra… Bizimkiler minare'lere iyi bakıyor mu bakmıyor diye, ABD senato
heyeti geldi bakmaya… Ahali sevindi.
Çünkü, yalaka basınımız "ticari yardım için geldiler, zengin olucaz" diye yazmıştı. Amerikalılar bi baktı ki, rezalet… Bizim ahalinin trafik levhası, çöp bidonu, elektrik direklerindeki fincan gibi hedeflere ateş etme alışkanlığı olduğunu unutmuşlardı.Hıyarın biri, Hiroşima'ya atılanın 100 katı tahrip gücüne sahip İbrahim'e mermi sıkmıştı iyi mi!
Motora isabet etmiş, güç bataryası patlamış, kontrol paneli devre dışı kalmıştı. Tel örgülerin çapını genişlettiler, Amerikalı askerleri geri çekip, Türk askerlerini nöbete diktiler.
Ahali baktı ki, minare'leri Mehmetçik
koruyor, gene sevindi, müsterih oldu"Minareler süngü, kubbeler miğfer" kapsamında, minare'leri anladık da…
Miğfer nerde?

* Kürecik'teydi… Kubbe şeklinde!Aslında, bırak ahaliyi, yüce basınımızın bile haberi yoktu. Deniz Gezmiş'in yol arkadaşı Sinan Cemgil, Nurhak dağlarına tırmanıp, kubbe'yi basmaya kalkınca, yüce basınımızın haberi oldu. İzmir'e minare diken arkadaşlar, Malatya'ya da kubbe oturtmuştu. Sıkı sıkıya tembihlemişler… "Öküz"ün trene baktığı gibi değil, gözümüz gibi bakmamız için bize emanet etmişlerdi. O yüzden… "İnekli" köyünün muhtarı ihbar etti. Kubbe'yi basmaya gidenler çembere alındı. "Etmeyin, biz bu yurdun çocuklarıyız" dediler, candarmaya… Nafile. Katledildiler. Kubbe kurtulmuştu. Şükürler olsun. Ahali sevindi.Gavur İzmir'i dindar gençlik haline getirmek için, İzmir'e minare dikmeleri normal de… Küçücük fıçıcık içi dolu Kürecik'e kubbe oturtmanın âlemi neydi birader? Sanki memlekette yer kalmamış gibi, Kürecik'e sıkışacaklarına, şöööle ferah ferah Küre Dağları'na oturtsalar daha iyi diil miydiDiildi.
Sayın ahalimiz bugün bile hâlâ haritadaki yerini gösteremez ama… "Türk istikbalini alakayla takip eden" arkadaşlara göre, ideal noktaydı. Görüş alanı eşsizdi. O gün kondurup, bugün modernize ettikleri kubbe,
2 bin 300 kilometrelik hassas menzile
sahip, 5 bin kilometreye kadar yolu var. Kubbe'deki AN/TPY radar, ki, ahalimiz isterse "Ankara/tipi" radar olarak okuyabilir… Son testte, 4 bin küsur kilometre uzakta havaya fırlatılan tenis topunu takip edebildi. Elbette uzaydan da görebiliyorlar ama, füzenin rotasını buradan takip etmek, çok daha güvenli… 5 saniye kazandırıyor.
O saniyeler, muhtemel savaşta her şey demek.Ve…
Gene ılık bi bahar akşamıTıpkı "İbrahim" gibi… "Hüseyin" diye Müslüman zannettiğimiz Obama, Chicago'ya çağırdığı Cumhurbaşkanımıza "sizdeki kubbe'nin komutasını size vericez ama, butonu bizde durcak" dedi. Daha önce "masaya yumruğumuzu vurduk, buton bizim elimizde" diyen yüce Türk basını "yaşasın, her istediğimizi kabul ettirdik, buton bizde değil" diye yazdı. Ahali sevindi.Başroldeki Cumhurbaşkanımız, The
Film'in heyecanlı sahnelerini çekmek…
Epıl, gugıl, tivitır ve feysbuk dekorlarında gezmek üzere, San Francisco'ya geçti.Dönüşte, davul zurnayla karşılanması ve
ABD Elçisi Francis'in bahçesine kurulacak sinema perdesinde vizyona girmesi bekleniyor.
To be continued…

Yılmaz Özdil -HÜRRİYET
Bu e-posta, Turkcell BlackBerry ile gönderilmiştir.

21 Mayıs 2012 Pazartesi

gülmece


Mutlu Olmak İçin

  •  Mutlu Olmak İçin
    Daha Çok Daha Az
    HUZURENDİŞE
    ÜMİTKORKU
    PAYLAŞIMÖFKE
    HOŞGÖRÜSTRES
    NEZAKETELEŞTRİ
    EGZERSİZKALORİ
    TATİLİŞ
    DOSTŞEKER
    ÖVGÜKISKANÇLIK
    SEVİNÇACI
    SEVGİKISKANÇLIK
    UYKUHOMOSİSTEİN
    DİYETYAĞ
    SEVGİŞİDDET
    HDL KOLLESTROLLDL KOLLESTROL

Masumiyet

Masumiyet
Yüreğimdeki çocuğu istiyorum....
Hesapsız,kitapsız,riyasız,
Kirlenmemiş anlarımı özlüyorum
Allı pullu giysileri giyip,
Bayram coşkusunu
çocuk ruhuyla yaşamak
Karanlıkları aydınlatan bakışlardaki ışıltıyı arıyorum
Hani oyunlarda mızıkçı ruhuyla küsüp
Küstüğümü unutmak
Renk renk şekerlerle renklendirdiğim dünyamda
Özgürlüğe yol almak
Hergünün başlangıcına ümitle bakıp
Baktığım ümitlerime sarılmak
Dipsiz kuyularda tırmalanmadan
Yalancı baharlarda oylanmadan
Gecenin karanlığına sarmalanmadan
Çocukça güneşe el sürmek istiyorum

Yüreğimdeki çocuğu geri istiyorum....

Filiz Sargın

Aşk Bazen

Aşk Bazen



Aşk bazen sadece onu düşünmektir.
Aşk bazen onun için ağlamaktır.
Aşk bazen gururunu hiçe saymaktır.
Aşk bazen onun için ölüme gitmektir.
Aşk bazen sadece onu mutlu etmektir.
Aşk bazen onu gördüğünde herşeyi unutmaktır.
Aşk bazen mutluluğu için herşeyi feda etmektir.
Aşk bazen üzülmesin diye üzülmektir.
Aşk bazen onu özlemektir.
Aşk bazen ona şaka yapmaktır.
Aşk bazen resimlerine bakıp mutlu olmaktır.
Aşk bazen hayalini canlandırıp yanında olmaktır.
Aşk bazen onu rüyanda görmektir.
Aşk bazen aileni hiçe saymaktır.
Aşk bazen beraber film seyretmektir.
Aşk bazen sadece göz göze gelmektir.
Aşk bazen elini tutup mutlu olmaktır.
Aşk bazen ona iltifat edip mutlu etmektir.
Aşk bazen zor anında yanında olmaktır.
Aşk bazen sevmediğin bir şeyi yaptığında gülmektir.
Aşk bazen ona hediye almaktır.
Aşk bazen sadece onu öpmektir.
Aşk bazen kavga etmektir.
Aşk bazen onu kıskanmaktır.
Aşk bazen ona hak vermektir.
Aşk bazen onu arkadaşlarınla tanıştırmaktır.
Aşk bazen onu korumaktır.
Aşk bazen yoklamada yerine imza atmaktır.
Aşk bazen yaptığı bir suçu üstlenmektir.
Aşk bazen ona kızmaktır.
Aşk bazen sevdiğini ona söylemektir.
Aşk bazen mesajlaşmaktır.
Aşk bazen varlığını hissettirmektir.
Aşk bazen onunla yemek yemektir.
Aşk bazen karşına alıp dertleşmektir.
AŞK BAZEN ONU TERKETMEKTİR..

19 Mayıs 2012 Cumartesi

19 Mayıs Ruhu




19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramımız Kutlu Olsun.Bu yazıyı belki ilerde okuyan Türk gençleri o ne oluyor derlerse ?(Bu sene bayramların kutlanması 2012 hükümeti tarafından bırakıldı)aşağıda kileri okuyup hatırlayabilirler.

Türk Tarihinde kutlanması gereken günler vardır. Bunlardan biri 19 Mayıs 1919'dur. 19 Mayıs 1919 Anadolu'da yeni Türk Devleti'nin fiilen temellerinin atıldığı gündür ve Türkiye Cumhuriyeti tarihimizin başlangıcıdır. Yüce Önder Atatürk'ün Büyük Nutkunu bu olayla başlatması, doğum gününü soranlara 19 Mayıs'ı işaret etmesi bunun kanıtı sayılmalıdır. 19 Mayıs'ın millî bayram olarak ilân edilmesi bu yargıyı daha da pekiştirmektedir. Atatürk, gerek Millî Mücadele döneminde, gerekse Cumhuriyet döneminde yurdumuzun birçok şehrini ziyaret etti. Bu ziyaretler, o şehirlerin mahallî övünç günleri olarak kutlandığı halde sadece 19 Mayıs yasa ile millî bayram kabul edildi.
Şanlı Türk Tarihi bir çok başarılarla süslüdür. Tarihimizde yaşanmış olan bu başarılar hiçbir zaman unutulmayacaktır. Başarılarımızın hatırlanması ve bu başarıları elde eden insanlarımızın hatırlanması amacı ile belirli gün ve haftalarda bir dizi etkinlikler düzenlenmektedir.
Milletçe kutladığımız bu milli bayramlar içerisinde 19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı da vardır. 19 Mayıs tarihi bizim için çok şeyler ifade etmektedir. 19 Mayıs 1919 günü Atatürk’ün Samsun’a milli mücadeleyi başlatmak için geldiği bir gün olması sebebiyle aslında Türk milletinin de kurtuluşunun başladığı gündür. Kurtuluş mücadelesinin başladığı yer olarak ta kabul edilmelidir. Atatürk’ün doğum gününü soranlara, 19 Mayıs’ı işaret etmesi bunun en büyük kanıtı kabul edilmelidir.

YAŞLANDIKÇA GENÇLEŞEBİLMEK


YAŞLANDIKÇA GENÇLEŞEBİLMEK

Gençlik bir hayat devresi değil, bir AKIL HALİ’dir.

Yıllar cildi buruşturabilir, ancak, HEYECANLARIN BİTİŞİYLE ruh buruşur.
...
İnsan KENDİNE OLAN GÜVENİ kadar genç, KUŞKUSU kadar yaşlı,

CESARETİ kadar genç, KORKULARI kadar yaşlı,

UMUDU kadar genç, BEZGİNLİĞİ kadar yaşlıdır.

Hiç kimse FAZLA YAŞAMIŞ OLMAKLA yaşlanmaz.

İnsanları yaşlandıran, İDEALLERİNİN BİTMESİ’DİR.

Kalbi sevdikçe, neşe duydukça, güzellikleri fark ettikçe, beyni yeni şeyler keşfettikçe HERKES GENÇTİR.

İnsanlar YAŞADIKÇA yaşlandıklarını sanırlar, hâlbuki YAŞAMADIKÇA yaşlanırlar.

İnsan, YAŞLI OLMAYA KARAR VERDİĞİ GÜN yaşlanır.

En iyisi, SİZ, BU YIL DA GENÇ KALIN...

18 Mayıs 2012 Cuma

"Küsmek ve darılmak için bahaneler aramak yerine,sevmek ve sevilmek için çareler arayın (Mevlâna) 

17 Mayıs 2012 Perşembe

Kardeşini Seç !

http://www.kardesinisec.com/

A S L A P A R A Y O L L A M A Y I N ...

28 KASIM 2004 tarihinde tarafımdan kurulan bu site, kardeşten kardeşe uzanan gönül birliği sitesidir... Hiç bir dernek ve de vakıfla ilişkisi yoktur.
Onlara yardım değil, hediye yolluyorsunuz... Hediyelerinizi abartmayın. Bir defter, bir kalem, bir mektup dünyalara bedel...

Kardeşlerinizle destek olmaya, onlarla sonuna kadar el ele yürümeye karar verin... En büyük desteğiniz sevginizdir. Bu çocuklar bizim, Türkiye’mizin çocukları...onları hiç unutmayın... Mutlaka mektup yazın . Kişiliklerini geliştirin... Alacağınız cevap mektupları sizin de dünyanızı değiştirecektir. Bu mutluluğu yaşayın ve görün. Yolumuz, önderimiz ATATÜRK'ümüzün yolu. Doğudan batıya, kuzeyden güneye tek vücut olmanın yolu. Yolumuz açık olsun.
Cengiz TÜNAY - Ali TÜNAY

16 Mayıs 2012 Çarşamba

TAŞLAR


Değerli ve yarı değerli taşların etkileri ve alternatif tedavi...

   

Kehribar kolye ucu
    Değerli taşların etkileri:
    Değerli taşlarla tedavi ve taşların insanlar üzerindeki etkileri, Türk kültüründe yer almayan -ya da pek bilinmeyen- ancak; diğer medeniyetlerde yaygın bir şekilde kabul edilmiş, ve zamanımızda araştırmalara konu olmuş bir kültürdür.
    “2002'de yazmış olduğumuz bu giriş yazısına mühim bir ek..
    "Türk kültüründe yer almayan" dedikten sonra "-ya da pek bilinmeyen-" şeklinde bir uyarı eklenmesi oldukça yerinde olmuş. Çünkü asıl doğru olan; değerli taşların Türk ve İslam kültüründe yer almadığı değil; bunun günümüz insanı tarafından pek bilinmediği. Bu sayfada sadece Marifetname'den bir örnek vermiştik ancak Mevlana'nın Mesnevi'sinde, tasavvuf ile ilgili bazı eserlerde ve daha pek çok eserde taşların etkilerinden bahsedilmiş; hatta sadece taşların faydalı etkileri üzerine yazılmış olan bir risale bile mevcut. Bu araştırmamız tamamlandığında Gizli Hazine'ye eklenecek.”
      • önce eski çağ bilgileri...


        • Değerli taşlar, renkleri ve gözalıcı parlaklıkları nedeniyle ilk çağlardan beri insanların ilgisini çekmiştir. O zamanlarda bile insanlar için her değerli taşın özel bir anlamı vardı.

          Örneğin;
        • Kızılderililer, üzerinde turkuaz taşıyan kişilerin kemiklerinin kırılmayacağına inanırlar ve savaşta bu taşı kalkanlarının üzerine işlerlerdi. Turkuazın, Aztek kültüründe de önemli bir yeri olduğu bilinmekte: Aztekler bu taşı kötü etkilerden korunma amaçlı olarak kullanırlardı. Yine kızılderili kültüründe, yosun akik taşının susuzluğu giderdiğine inanılır ve bu amaçla kullanılırdı.

        • Eski Yunanlar'da, ametist taşının insanları sarhoş olmaktan koruduğuna inanılır ve kadehler ametistten yapılırdı.

        • Negatif elektrik yükünü ayaklardan toprağa geçirdiğine inandıkları için hala daha Hindistan'da kadınlar ayak parmaklarına obsidyen yüzük takmaktadırlar.

        • Çok daha eskilere bakarsak, efsane şehir Atlantis'te enerji elde etmek kuvars kristallerinden faydalanıldığının söylendiğini de görürüz.

        • Geçmişte elmastan daha çok aranan ve istenen, özellikle Araplar'ın favorisi olan zebercet taşı, karanlık yerlerden geçerken duyulan korkuyu yenmek için takılırdı.

          • islam kültürüne de bakalım
          • Çeşitli değerli taşlar kullanılarak yapılmış bir tesbih

            Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri'nin Marifetname'sinden bir alıntı:

            "...Ona yakın olanı ise zümrüt cevheridir. Ona bakanın gözü nur, gönlü, sürur bulur. Saçtığı şuadan yılan kör olup, onu taşıyandan kaçar. Zümrütün fayda ve hususiyetleri pek çoktur. Lakin biz burada kısa kestik."




      • sonra deneyimler...

      • Turkuaz kaya
          Değerli taşların etkileri hakkındaki eski bilgilere baktığımızda, bunun sadece batıl inançlar olduğu düşünülebilir ki, bir kısmı -mesela kemiklerin kırılmaması ile ilgili olan efsane- belki de öyledir.

          Ancak; düşününce kolayca farkedileceği gibi, bu tür inançların pek çoğu insanların deneyimlerine dayanmaktadır: Eğer ametist kadehten içki içip de körkütük sarhoş olan biri olsaydı, ametist ile ilgili böyle bir hikaye de olmazdı. Ya da, kızılderililer gerçekten susuzluklarını gideriyor olmasaydı, "bu susuzluğu gideriyor" diyerek yosun akik kullanmazlardı. Sonuçta, insanlar etkisini görmedikleri halde "bu böyleymiş" diyerek bir inanca katılmaz ve onu uygulamazlar.

          Böylece değerli taşların etkilerinin ilk olarak, "insanların deneyimleriyle" farkedildiğini görüyoruz.
          Deneyimler sonuçlarının kesinliği itibariyle değerli bilgilerdir (Bilimsel açıklama bekliyor olabilirsiniz ancak deneyimler bilimin henüz ispat edemediklerini de gösterdiği için bilimin şu an için sunduklarından daha üstün bir bilgi sayılabilir. Bilim ispatlayamasaydı yerçeki olmayacak mıydı?) ama, gelin olaya bir de bilimsel yönden bakalım:
      • ve araştırmalar...
      • Ametist kolye ucu

          Taşın insana nasıl etkisi olacak diyebilirsiniz. Ne yenir ne içilir, bir taş nasıl fayda verebilir? Oysa ki düşündüğümüzde, yemediğimiz içmediğimiz pek çok maddenin, olumlu ya da olumsuz, bizi oldukça ciddi olarak etkilediğini farkederiz. Televizyonunuz, monitörünüz, cep telefonunuz, yakınınızdaki bir baz istasyonu... Düşündünüz mü hiç; bunların hiçbiri bedeninizle temas halinde olmadığı halde sizi nasıl etkileyebiliyorlar? Sadece genel olarak çoğunluk tarafından bilindiği için bunları örnek verdik. Manyetik alanlarından etkileniyoruz diye düşünmeniz doğrudur. Canlı ya da cansız, herşeyin, ve elbetteki taşların da bir enerji alanı vardır ve enerji alanları kesişen herşey birbirini etkiler.

          Fiziksel formlarımız aslında, eskiden zannedildiği gibi maddeden değil, enerjiden oluşmaktadır. Madde olarak bildiğimiz tüm üç boyutlu formlar, belirli hızlarda titreşmekte olan enerjilerdir ve her madde bir diğerini enerjisiyle yani kendi varlığıyla etkiler. Aynen bir taşı suya attığımızda yayılan küçük dalgaların diğer dalgalarla rezonansa girmesi gibi, taşların taşıdığı enerjiyle insanların taşıdıkları enerji de kesişmekte ve bu şekilde enerjiler birleşerek, bahsedilen etkiler ortaya çıkmaktadır. Bunu daha net anlayabilmek için öncelikle artık açıkça çağdışı kalmış bir fikir olan materyalist görüşten kurtularak, maddenin gerçekte ne olduğunu anlamamız lazım:

          Genellikle insanlar; maddenin, kendisine dokunulabilen, dayanıklı ve katı bir şey olduğunu düşünürler. Eski Yunan'da madde bu biçimde tanımlanıyordu. Bugün ise bunun tam olarak doğru bir tanımlama olmadığını biliyoruz. Maddenin bölünebilen parçacıklardan oluştuğunu öğrendik. Daha sonra en küçük parçacık olduğunu düşündüğümüz bir parçacığa ulaştık ve buna atom (bölünmez anlamında) adını verdik ve çok geçmeden onun da bölünemez bir parçacık olmadığını gördük. Daha sonraları ise maddenin elektriğe ilişkin özellikleri bulundu ve elektronlar keşfedildi. Elektronda, kabul ettiğimiz anlamda maddi diyebileceğimiz hiçbir şey yoktu; çünkü elektron, hareket halindeki elektrik yükünden başka bir şey değildi. Ve şu sonuca ulaşıldı; peki, negatif yükte madde diyebileceğimiz birşey yoksa, pozitif çekirdekte neden olsun? Öyleyse yalnızca enerji vardır ve biz farklı hızlarla titreşmekte olan bu enerjiyi madde olarak algılarız!..

          • Acaba bu etkilerin, inanmakla bir ilgisi var mı?

            Size kuvars kristalinin verdiği enerjiden bahsedilse ve size de bu etkiyi yaşasanız, yine de bunun "inandığınız için" olduğunu düşünürsünüz, değil mi? Peki ya bitkilerde böyle birşey sözkonusu olabilir mi? Bitkiler "öyle olduklarına inandıkları için" kristalin etkisini hissedebilirler mi? Kristal Mucizesi (Crystal Healing) adlı kitabın yazarı Edmund Harold'un, bahsedilen kitabında anlattığı deneyine bir bakalım:

            "Bir kadın, daha sonra bahçesine dikebilmek için, birkaç limon otuna kök saldırmaya çalışıyordu. Onu su dolu bir kaba yerleştirerek, kabı güneşli bir pencere çıkıntısına koydu; ancak ot çok az bir gelişme göstermişti. Kadına, kaptan beş-on cm. uzaklığa yerleştirilecek bir kuvars kristalinin gelişimi uyarabileceğini söyledim. Dediğimi yaptı, kristali pencereden iyice uzağa yerleştirdi. Bitki o sırada ışığa doğru eğilmiş, güneşin yaşam verici ışınlarını massetmeye çalışıyordu. Birkaç gün içinde bitki gelişme modelini tersine çevirerek, güneşe sırt çevirip kuvars kristaline, onun uyarımına yöneldi. Daha da önemlisi, kadının büyük bir hoşnutlukla tanık olduğu gibi, büyümeye başladı."


          • bu genel bir soru: inandığımız için mi oluyor?
            Pembe kuvars kaya
            Pek çok müşterimizden bu soruyu duyuyoruz: "İnandığımız için mi oluyor?" Mantığımızla cevap verebiliriz: Öncelikle; şüphe duyarak deniyor iseniz, -ki hemen hemen ilk deneyen herkeste bu şüphe vardır- zaten inanmamışsınız demektir. Bu durumda, diyelim ki akik taşının çarpıntıları giderdiğinden bahsettik ve bu şekilde bir faydasını da gördünüz, böyle birşeyi inandığınız için olduğunu düşünmeniz yanlıştır. Şüphenin olduğu yerde inancın olması sözkonusu olamaz. Zaten inanmamış olduğunuzu farketmelisiniz.

            Şunu deneyin: Ne çeşit etkileri olduğunu bilmediğiniz bir taşı bir süre kullanın. Kendinizde fiziksel ya da manevi herhangi bir değişiklik hissettiğinizde, o taşın ne çeşit etkileri olduğunu okuyun. Şaşıracaksınız.

            İster inandığımız için oluyor diye düşünün, ister enerji alanları birbirini etkiliyor diye düşünün; belki de bu konuda asıl önemli olan; eğer istediğiniz sonucu alıyorsanız, nasıl olduğun bir önemi yoktur. Yediklerimizden faydalanabilmek için sindirimin nasıl yapıldığını, yiyeceklerin nasıl enerjiye dönüşüp bize güç verdiğini bilmemiz bir gereklilik değildir.
    Örnekleri ve açıklamaları çoğaltmak mümkün. Tüm bu yazılanlar, sadece taşların büyülü dünyasından ve onların faydalarından haberi olmayanlar için. Değerli taşları tanıyan pek çok kişi onları kullanarak bizzat bu faydaları kendileri yaşıyor ve değerli taşların etkilerini biliyor. Denediğinizde bunu siz de apaçık görecek ve yepyeni bir dünyaya adım atacaksınız. Değerli taşlara verilen bu "değerli" ünvanının, sadece maddi anlamda olmadığını farkedeceksiniz ve değerli taşlar hayatınızın vazgeçilmez bir parçası olacak.

    Birazda Turta Yapalım !



    IŞGINLI ÇİLEKLİ TURTA

    Aybige Mert

    TARTA DE RUIBARBO Y DE FRESA
    RHUBARB AND STRAWBERRY TART

    Foto ©Aybige Mert
    Yirmi beşinden sonra dolma, reçel, turşu vs. dünyasına balıklama dalmış ve anneanne tariflerinin hepsini öğrenmeye çalışan biri olarak, yemek pişirmeyi çok seviyorum. Güzel yemek kitaplarını da bulduğum yerde kütüphaneye ekliyorum.
    İnternetteki güzel yemek bloglarını ve sitelerini gezmeyi de çok seviyorum, gıdalara bakıp bakıp onu da yapsam bunu da yapsam diye içimden geçiriyorum ama iş pişirmeye gelince, genelde patlayan internet tariflerinden çok hazzetmiyorum.
    Kerim’le sevdiğimiz çay yancılarından olan ışgınlı çilekli turtayı pişirmek için eldeki kitaplara bakınca ve bulamayınca, çaresiz kaldık bir internet tarifi seçip uygulamaya. Sonunda Dessert First’ün tarifinde karar kıldık ve onu yaptık.
    Malzeme listesindeki saçmasapan küsuratlı gramajların nedeni, Amerikan usulü kap, ons gibi ölçülerden çevrilmiş olması. Tarifi -vanilya özütü hariç- birebir uygulayınca, sonuç gayet lezzetli oldu. Bu arada, evdeki aptal İngiliz fırınımızın -inanılır gibi değil ama- sadece üstte ızgarasının olması yüzünden pişme süresi bizde daha uzundu. Kısaca:
    Turta hamurunu hazırlamak için çırpma kabında önce tereyağını kremamsı bir hâl alana kadar çırpın. Sonra sırasıyla pudra şekerini, toz bademi ve tuzu, yumurtayı, unu ekleyin. Her malzeme ekleyişte güzelce yedirererek karıştırıp bir sonraki malzemeyi öyle ekleyin. En sonunda harç toparlanıp yumuşak bir hamur halini alınca, elinizle yuvarlayıp streç filme sarın, elinizle biraz yassıltıp buzdolabında dört saat dinlenmeye bırakın.
    Dinlenmesi biten hamuru iki streç film ya da naylon arasına koyarak açın, turta kalıbınıza ya da tartölet kalıplarınıza göre kesip yerleştirin. Hamur hemen gevşediği için eli çabuk tutmak gerekiyor. Bu arada ısınıp gevşemiş hamurun kendini toparlaması için bu şekilde kalıplarıyla yarım saat kadar daha buzdolabına atın. Dolaptan çıkardığınız turta tabanı hamuru yerleştirilmiş kalıbın/kalıpların içine, hamurun pişerken kabarmasını önlemek için aynı büyüklükte yağlı kâğıt serin ve üzerine de ağırlık yapması için nohut ya da kuru fasulye doldurun. Bu şekilde önceden 175°C ısıtılmış fırında katılaşıp hafif rengi dönene kadar, yaklaşık 15-18 dakika pişirip dışarı alın.
    Bakla tanesi büyüklüğünde doğradığınız ışgınları ve çilekleri çukur bir kaba koyup, üzerlerine toz şekeri ekleyin. Bir-iki karıştırıp sulanmaya bırakın. Turta tabanlarınız biraz serinleyince, bu ışgınlı çilekli karışımı, içlerine paylaştırıp, tekrar 175°C fırına atıp 20-25 dakika kadar pişirin.
    Tarifte söylememiş ama çok bilinen bir kuraldır, turtalarınızın parlak görünmesi için üzerlerine uygun renkte marmelât sürün. (Kırmızı meyvalılara çilek, ayva vs, elma, armut gibi meyvalara kayısı, vs).
    Tarifte 6-8 küçük turta çıkar diyor. Bizim 13 cm. çapındaki tartölet kalıplarımıza hamur tam geldi ama ışgınlı çilekli iç sadece dört tanesine yetti. Biz de iki tanesini armutlu votkalı tarçınlı yaptık. Hangisinin daha lezzetli olduğuna hâlâ karar veremiyoruz.
    Kedili neopren fırın eldiveni Animal Rescue Site’ın dükkânından.

    14 Mayıs 2012 Pazartesi

    Osmanlı İzleri Kitap Atlas Formu Doldurana Ücretsiz !

    http://www.osmanliizleri.com/Hosgeldiniz.aspx#ucretsiz



    12 Mayıs 2012 Cumartesi

    Ey Yiğit

    Ey Yiğit
    Yazgıya Bahane Bulma
    Yükleme Kendi Suçunu Başkasına
    Şuçunu Gör Dönüp Etrafında Kendinin
    Kendindedir Gölgenden Değil Çektiklerin
    Ne yaptında Sana Dönüşünü Görmedin
    Ne Ektinde Ektiğini Biçmedin
    Davranışların Ruhundan ve Bedeninden Doğar
    Çocuğun Gibi Gelir Eteğinden Tutar
    MEVLANA

    8 Mayıs 2012 Salı

    einstein

    6 Mayıs 2012 Pazar

    William Shakespeare

    Katlanmak mı daha soylu…
    Zalim kaderin yumruklarına?
    Diretip…
    Dur, yeter demek mi?
    Ölmek, uyumak.
    Ama…
    Rüya görebilirsin uykunda.
    O fena.
    İşte bu düşüncedir…
    Felaketi yaşanır kılan.
    Yoksa…
    Kim katlanır zamanın kırbacına?
    Zorbanın kahrına…
    Hakaretine…
    Gururun çiğnenmesine?
    Adaletin bu kadar yavaş.
    Yüzsüzlüğün bu kadar hızlı yürümesine?
    İyi insanın…
    Kul olmasına kötülere…
    Kim katlanırdı?
    Korkmasaydı!
    Ve, bunları düşündükçe…
    Ödlek olup çıkıyoruz hepimiz.
    Çünkü, bulandırıyor…
    Endişenin soluk gölgesi.
    Yürekten gelenin doğal rengini.

    -William Shakespeare

    5 Mayıs 2012 Cumartesi

    Sarılmak !

         Sevdiğin birine sarılmak, tüm dünyayı kucaklamaktır aslında.

    1 Mayıs 2012 Salı

    Küçük İstavrit

    Küçük istavrit,yiyecek bir şey sanıp
    hızla atladı çapariye
    önce müthiş bir acı duydu dudağında
    gümbür gümbür oldu yüreği
    sonra hızla çekildi yuklarıya
    ...
    Aslında hep merak etmişti
    denizlerin üstünü
    neye benzerdi acep gökyüzü.
    Bir yanda büyük bir merak,
    bir yanda ölüm korkusu
    ...
    Dudağı yarıklar^^denir,
    şanslıdır onlar,hani
    görüpte gökyüzünü,insanı,
    oltadan son anda kurtulanlar.
    ...
    Ne çare balıkçının parmakları
    hoyratça kavradı onu
    küçük istavrit anladı;yolun sonu.
    Koca denizlere sığmazdı yüreği.
    Oysa,şimdi yüzerken
    küçük yeşil leğende,
    cansız uzanıvermiş dostlarına
    değiyordu minik yüzgeci.
    ...
    İnsanlar gelip geçtiler önünden,
    bir kedi yalanarak baktı gözünün içine
    yavaşça karardı dünya,
    başı da dönüyordu
    Son bir kez düşündü derin maviyi,
    beyaz mercanı,bir de yeşil yosunu.
    ...
    İşte tam o anda eğilip aldım onu.
    Yürüdüm deniz kenarına
    bir öpücük kondurdum başına,
    iki damla gözyaşından ibaret sade
    bir törenle,saldım denizin sularına.
    Bir an öylece bakakaldı
    Sonra sevinçle dibe daldı.
    ...
    Gitti tüm kederimi söküp atarak,
    teşekkürü de ihmal etmemişti.
    Bir kaç değerli pulunu
    Elime,avuclarıma bırakarak.
    ...
    Balıkçı ve kedi şaşkın baktılar yüzüme.
    Sorar gibiydiler,neden yaptın bunu,niye?
    Birgün dedim,bulursam kendimi
    yeşil leğendeki
    küçük istavrit kadar çaresiz,
    son ana kadar
    hep bir umudum olsun diye...^^

    Günün Sözü

    Bukowski